<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?>
<rss version="2.0">
<channel>
	<title>YTUFORUM - GENEL - SON AÇILAN BAŞLIKLAR</title>
	<description></description>
	<link>http://ytuforum.com/index.php</link>
	<pubDate>Thu, 09 Sep 2010 22:56:45 +0300</pubDate>
	<ttl>180</ttl>
	<image>
		<title>YTUFORUM - GENEL - SON AÇILAN BAŞLIKLAR</title>
		<url></url>
		<link>http://ytuforum.com/index.php</link>
	</image>
	<item>
		<title>Formula 1 2009 Sezonu</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6856</link>
		<description><![CDATA[2004 yılından beri gelenekselleşen Formula 1 başlığımızı açmanın zamanı gelmiş, yeni sezonun ilk sıralama turlarını izleyebilmemize sadece 5 gün kaldı <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/port.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":portle:" border="0" alt="port.gif" />  <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/headbang2.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":headbang:" border="0" alt="headbang2.gif" />    <br /><br />Yukarıda da anketimiz var, ben peşin peşin söyleyeyim, bu sene benim şampiyon adayım BMW ve Robert Kubica  <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/doner.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":doner:" border="0" alt="doner.gif" /> <br /><br />Geçen sezondan beri değişenlerden aklıma gelenleri özetleyeyim ben, devamını da sezon boyu konuşmaya devam ederiz diye umuyorum, son yıllarda forumda da F1&#96;e ilgi azaldı ama bu sene farklı olur umarım...<br /><br />Neyse aklıma gelenler şöyle:<br /><br />* Yıllardır F1&#96;in içinde olan David Coulthard ve Takuma Sato gitti, Coulthard emekli olurken Sato hiç bir takımla anlaşamadığından dışarıda kaldı.<br /><br />* Yeni gelen sürücü olarak sadece Sebastien Buemi var, böylece Toro Rosso&#96;nun eski kadrosu Sebastian Vettel ve Sebastien Bourdais iken Vettel RedBull&#96;a geçince yerini hemen başka bir Sebastien ile doldurdular, nedir bu Sebastia(e)n manyaklığı anlamadım <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/biggrin.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":D" border="0" alt="biggrin.gif" /><br /><br />* Honda&#96;nın F1&#96;den çekilmesiyle artık bu sezon bir takım eksik olacak derken son anda Honda takımı Ross Brawn&#96;a sattı, takımın adı Brawn GP olarak değiştirildi, pilotlar aynı, çalışmalara geç başladıkları ve çok düşük bütçelerle hazırlandıkları halde Brawn GP testlerde en hızlı araba gibi görünüyor, bu da bu sene rekabetin ne kadar kızışabileceğinin göstergesi, son iki senede rekabetin artışı bile çok tatmin ediciyken bu sene bence muhteşem olacak.<br /><br />* Teknik kurallarda çok büyük değişiklikler oldu, araçların üzerindeki gördüğümüz bir sürü aerodinamik parçayı bu sene göremeyeceğiz, araçların üzeri çok boş görünüyor bu nedenle sanki daha alt seviye formula serilerinin araçlarına benzediler, ön kanatlar daha geniş (bu nedenle biri yeni araçları biçerdövere benzetmişti, kim olduğunu hatırlamıyorum), arka kanatlar 20-30 sene öncenin araçları gibi dar ve yüksekte, çok çirkin <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/thumbdown.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":kotu:" border="0" alt="thumbdown.gif" />  Bunun yanında yıllar sonra slick lastiklere geri dönüldü. Yarışta geçişlerin artmasını sağlayabilecek diğer düzenlemelerse bir kaç saniye boyunca 60kW kadar ekstra güç sağlayabilecek KERS sistemi ve kanat açılarının pilotlar tarafından değiştirilebilecek olması, bunlar sayesinde daha çok geçiş görebiliriz. Tüm bu değişiklikler sayesinde herkes işe sıfırdan başladı ve büyük ve küçük takımlar arasındaki fark daha da kapanacak gibi görünüyor.<br /><br />* Bu sene en çok puan toplayan değil en çok yarış kazananın şampiyon olması gündeme geldi ama bunda geri adım atılacakmış gibi görünüyor.<br /><br />* Son olarak takımların son durumuna bakarsak, BMW açık açık şampiyon olacağız diyor, zaten KERS sistemi en iyi durumda olanın BMW olduğu söyleniyor, 2009 aracı için çalışmaya en erken başlayan da BMW idi diye hatırlıyorum, zaten Robert Kubica gibi bir yetenek de var, olur bu iş <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/biggrin.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":D" border="0" alt="biggrin.gif" /> McLaren durumdan pek memnun değil, bu araçla şampiyon olamayız dediler en son. Ferrari yine biraz suskun kalsa da geride kalmayacak diye tahmin ediyorum, Brawn GP dediğim gibi en hızlı gibi görünüyor, Williams çok iyi görünüyor, zaten hedefimiz podyum diyorlar, Toyota da yine memnun, en büyük başarıları bu sene gelebilir, Toro Rosso&#96;nun yeni aracı çok geç kaldı, geçen sene RedBull kopyası araçla çok iyiydiler ama bu sene umarım geride kalmazlar, Force India Ferrari ile anlaşmayı bozup Mercedes motor, vites kutusu ve Kers kullanmaya başladı, onlar da umutlu, bu sene hiç olmamış bir rekabet bekliyorum ben şahsen, ki geçen 2 sene de çok çekişmeliydi, Schumacher&#96;den sonra F1&#96;e ilgisini kaybedenler bence çok şey kaçırmıştı, bu sene daha da iyi olacak diye bekliyorum.<br /><br />Tüm bunların dışında Türkiye&#96;de F1&#96;i kimin yayınlayacağı hala kesinleşmedi  <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/port.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":portle:" border="0" alt="port.gif" /> CNN Türk bıraktıktan sonra TRT alacak deniyor ama TRT hala açıklamadı, bazı forumlarda TRT kesin anlaştı diyenler var ama bilginin kaynağı güvenilir mi bilmem. Şimdi bir taraftan TRT yayını keser, Erdoğan&#96;ın konuşmasını sokar kaygıları var, F1 ile alakası olmayan sunuculara yarışı anlattırır kaygısı var, bir taraftan da TRT&#96;de kanal çok, antremanları bile yayınlarlar umudu. Yeter ki yayınlansın, ben TRT&#96;ye de razıyım. <br /><br />]]></description>
		<starter>wintermute</starter>
		<poster>yugelus</poster>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2009 13:34:38 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6856</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Alternatif Su Forumu</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6852</link>
		<description><![CDATA[Muhtemelen bir sürü yerde görmü&#351;sünüzdür heryerde bang&#305;r bang&#305;r su forumu yap&#305;laca&#287;&#305;na dair reklamlar yap&#305;l&#305;yor bu güne kadar suyumuzu ticarile&#351;tirenler &#351;imdi su politikalar&#305;n&#305; tart&#305;&#351;mak üzere mart ay&#305;nda istanbulda bulusuyorlar. Buna kar&#351;&#305;l&#305;k kamuoyu olu&#351;turmak ve gerçek anlamda olay&#305;n iç yüzünü göstermek amac&#305;yla alternatif su forumu düzenleniyor bu konuda duyarl&#305; olmak zorunday&#305;z (bi sürü konuda olmak zorunda oldu&#287;umuz gibi) her &#351;eye duyars&#305;z ve umursamaz davran&#305;yoruz yak&#305;nda ne kirletebilece&#287;imiz suyumuz ne de o az&#305;c&#305;k kalm&#305;&#351; olan ve özelle&#351;tirilen temiz suya verecek param&#305;z olacak o zamanda boyle kalab&#305;lecekm&#305;y&#305;z?<br /><br />Su hakt&#305;r ekmek gibi<br />su ya&#351;amd&#305;r<br />su temizliktir<br />su canl&#305;l&#305;kt&#305;r<br /><br />ya&#287;mur suyuna bile para verece&#287;imiz günler yak&#305;n slogan&#305;yla geçen haftalarda okulda duyuru yapmaya çal&#305;&#351;t&#305;k ve 6 martta y&#305;ld&#305;z oditoryumda bir bilgilendirme çal&#305;&#351;mam&#305;z oldu <br /><br />bu arada ; EMO &#304;stanbul &#350;ube'nin düzenledi&#287;i "Su Hakt&#305;r, Ticarile&#351;tirilmesine Hay&#305;r" paneli 13 Mart 2009 Cuma günü Saat: 19:00'da EMO Alaettin Anahtarc&#305; Konferans Salonu'nda yap&#305;lacakt&#305;r. Panel Yöneticisi  : Tigin ÖZTÜRK<br />PANEL&#304;STLER: <br />Ahmet ATALIK - Ziraat Mühendisleri Odas&#305;<br />Gaye Y&#305;lmaz - Su Politik<br />PANEL B&#304;LG&#304;LER&#304;:<br />Tarih: 13 Mart 2009 Cuma<br />Saat:  19:00<br />Yer: Elektrik Mühendisleri Odas&#305; &#304;stanbul &#350;ubesi(Y&#305;ld&#305;z Teknik Üniversitesi Kar&#351;&#305;s&#305;) Alaettin Anahtarc&#305; Konferans Salonu - BE&#350;&#304;KTA&#350;<br />Ahmet beyi geçen hafta dinleme f&#305;rsat&#305;m oldu gerçekten çok keyifli bir sunumu var tavsiye ederim <br /><br /><br />alternatif su forumunun program&#305;da belli olmu&#351; buraya linkide koyuyorum daha yazacak çok &#351;ey, söylenecek çok söz var ama siz yine as&#305;l kaynaktan okuyun <br /><br /><a href="http://www.alternatifsuforumu.org/" target="_blank"><a href="http://www.alternatifsuforumu.org/" target="_blank">http://www.alternatifsuforumu.org/</a></a><br /><br />(ekleme)]]></description>
		<starter>cansın</starter>
		<poster>metalpudra</poster>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2009 23:53:07 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6852</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Şansın Bilimsel Analizi ve Kriz IQ'su]]></title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6834</link>
		<description><![CDATA[<b>Kaynak: NewsWeek Türkiye</b><br /><br />Örgü şişi önce kalbine saplandı, sonra hayatını kurtardı. Ellin Klor yaşadığı bu tuhaf olayı tebessümle hatırlıyor. Ancak başına gelen, bu o kadar da keyifle hatırlanacak bir şey değildi. Özellikle de doktorlar, göğüs kemiğini delip sağ karıncığına giren tahta şişi çıkarmak için ameliyathanede göğüs kafesini açtıklarında.  <br /><br />9 Ocak 2006 şanslı günüydü. 58 yaşındaki çocuk kütüphanesi memuru, ailesiyle akşam yemeğini yemişti ve örgü grubundaki arkadaşlarına yeni modeller göstermek için can atıyordu. İçi kitap, yün ve şişlerle dolu üç çantayı kucakladığı gibi arabasına atlayıp Kaliforniya&#8217;nın Palo Alto şehrindeki bir arkadaşının evine gitti. Biraz gecikmişti; park etmiş arabalara bakılırsa, örgü arkadaşlarından bazıları gelmişti bile. Çantalarını arka koltuktan aldı. &#8220;Bir kütüphanecinin çilesi de böyle ıvır zıvır taşımak&#8221; diye düşündüğünü hatırlıyor. Klor, oldukça geniş iki basamaktan ilkini çıktı, sonra ayağı takıldı ve düştü. Düşerken göğsü, içinde henüz bitmemiş örgülerin olduğu bir poşetin üzerine denk geldi. 1,65 metre boylarında, hafif ela gözlü, geniş yuvarlık yüzlü Klor, uzun zamandır sakarlığından şikâyetçiydi. Dolayısıyla, düşüşü beklenmedik bir şey değildi. Nefes aldığında göğsünde bir ağrı hissetti, ama önemli bir şey olduğunu düşünmedi. Evin salonunda ise arkadaşları örgülerine başlamışlardı bile. Klor da onlara katılmak istiyordu, ama göğsünün ortasındaki ağrı aldığı her nefesle daha da beter oluyordu. Bu, sıradan bir sancı değildi. Gözlerini Façonnable marka kazağına çevirdi ve kazağını kaldırdı. Gördüğü o manzara hafızasına kazındı. Örgü şişinin sadece 10 santim kadarı vücudunun dışındaydı. Belli ki, elbisesini yırtarak tam göğsünün ortasına saplanmış olan şiş ikiye bölünmüştü. &#8220;Aman Allah&#8217;ım&#8221; cümlesi ağzından döküldü. Göğsüne saplı şişi gördüklerinde arkadaşlarının ağzı açık kaldı, ama hemen neler yapılması gerektiğini konuştular. Acaba ilk iş olarak şişi çıkarmaya çalışmalı mıydılar? &#8220;Hayır, dokunmayın&#8221; dedi Klor. Tamamen içgüdüsel olarak söylemişti bunu; hastaneye gidene kadar kimsenin yarasına dokunmasını istemiyordu. Doktorlar daha sonra, hayatını kurtaran ilk kararın bu olduğunu söyleyeceklerdi. Şişi vücuttan çıkarmak bir tıpayı açmak ya da bir şişenin mantarını çıkarmak gibi olurdu ve Klor kan kaybından oracıkta ölebilirdi. <br /><br />Klor ve arkadaşlarının karşı karşıya kaldıkları bir diğer kritik soru da şuydu: Bir arabaya atlayıp Klor&#8217;u hemen acile mi yetiştirmeliydiler? Klor, &#8220;Hayır. Hemen 911&#8217;i arayın&#8221; dedi. Klor&#8217;un, hayatının kurtulmasını sağlayan ikinci kararı, sağlık görevlilerini beklemek oldu. Hastaneye yetişene kadar şiş birazcık dahi yerinden kımıldamış olsaydı, kalbindeki yara ölümcül olabilirdi. Klor, kanepeye dikkatlice oturup ambulansın gelmesini bekledi. Hep tetikteydi, hatta çok garip bir şey dikkatini çekti. Göğsüne şiş saplanmıştı, ama hiçbir yerinde bir damla kan yoktu. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Sonra bir sıra görüntü bir TV dizisi gibi akıp geçti gözünün önünden: Sağlık görevlileri, sedye, sirenler, serum, oksijen, acil odası, tomografi.    <br /><br />Klor kaygılı bir şekilde, Palo Alto&#8217;daki Stanford Üniversitesi Tıp Merkezi&#8217;nin acil servisindeki doktorların, durumunu açıklamasını bekliyordu. Zihnini meşgul etmek için kızı Callie&#8217;yi düşündü. Daha sonra bir zamanlar kırık bileğiyle 3 kilometreden fazla yürümüş olan, güçlü bir vücuda sahip mühendis kocası Hal geldi aklına. Kocası bazen ona &#8220;biraz çıtkırıldımsın&#8221; diyerek takılırdı. Hal bunu duyduğunda acaba ne derdi? <br /><br />Doktorlar sonunda muayene sonuçları hakkında kendisine bilgi verince Klor ilk kez korkuyla ürperdi. Hallerinden durumunun acil olduğu anlaşılıyordu. Şiş, kalbe, akciğerlere ve en önemli damarlara darbelere karşı bir koruma kalkanı sağlayan uzun, düz göğüs kemiğini delip geçmişti. Bu ekip yıllar boyunca, vücudun akla gelebilecek her yerine saplanmış her türden nesneyi ameliyatla çıkarmıştı. Ama bir örgü şişiyle ilk kez karşılaştıklarını söylediler. Genç bir doktor paparazziler gibi önce Klor&#8217;un fotoğrafını, sonra da şişin yakından fotoğraflarını çekti. Ardından doktorlar o korkulan haberi verdiler: Şişin ucu kalbi sıyırıp geçerken sağ karıncığı hafifçe yırtmıştı. İç kanama vardı ve acilen ameliyat gerekiyordu.  <br /><br />Düşmesinin üzerinden daha bir saat bile geçmeden doktorlar onu ameliyata almış, göğüs kafesini açıp kalbini dikmiş, göğüs kemiğini birleştirmiş ve göğsünü dikip kapatmıştı. Boynundan göğsünün ortasına uzanan 18 santimlik bir ameliyat izi kaldı, ama doktorlar hayatını kurtarmıştı. Şans mı kader mi bilinmez, örgü şişi bir kez daha Klor&#8217;un hayatını kurtaracaktı. Aslında Klor&#8217;un hayatta kalma mücadelesi daha yeni başlıyordu.  <br /><br />Neden bazı insanlar hayatta kalır da, diğerleri ölür? Aşırı baskı altındayken neden çok azımız sakin ve kendine hâkim olabilirken, çoğumuz paniğe kapılır ve ne yapacağımızı bilemeyiz? Kimileri sıkıntılardan sıyrılmayı başarırken, neden bazıları cesaretini kaybedip mücadele edemez? <br /><br />ABC televizyon kanalının &#8220;Günaydın Amerika&#8221; programında iki buçuk yıl başyapımcı olarak çalıştığım dönemde, büyük tehlikeler atlatıp hayatta kalmayı başarmış onlarca insan izledim televizyonda. Ölüme meydan okuyan insanların ardı arkası kesilmek bilmiyordu ve hep şunu merak ettim: Bu insanlar yaşadıkları zorluklara nasıl dayanıyor? Hep böyle güçlü ve dayanıklı mıydılar, yoksa bu yetenekleri bir anda mı ortaya çıktı? Ve bu insanlarda hayatta kalmak ve güçlükleri  altetmek konusunda bizde olmayan ne vardı?  <br /><br />Muhtemelen kalbinize hiç örgü şişi saplanmayacak; ama er ya da geç en az bir kez kendinizi hayatınızda bir dönüm noktası teşkil edecek bir kriz ya da mücadele içinde bulacaksınız. Uçağınız buz tutumuş Hudson Nehri üzerine inse tepkiniz nasıl olurdu? Aniden işten atılsanız ya da doktorunuz sağlığınızla ilgili endişe verici bir teşhis koysa ne yapardınız? Dr. David Spain durumu gayet açık bir dille ifade ediyor. Kendisi Stanford Tıp Merkezi&#8217;nde yaralanmalar ve yoğun bakım ünitesinin başında ve her gün insanların başına neler gelebildiğine tanık oluyor. Her gün, diyor, bazılarımız giyinir, ailesiyle vedalaşıp evden çıkar ve bir çimento kamyonunun altında kalır.        <br /><br />İki yıllık bir araştırmanın sonucunda keşfettim ki, herkesin sıkıntılı bir durumla karşılaştığında devreye giren bir kriz kişiliği hayatta kalma güdüsüyle ortaya çıkan bir IQ&#8217;su var. Bu, bir zihinsel tavır ve verili bir durumda insanın düşünüş biçimi. Güçlüklerin üstesinden gelmeyi en iyi başaranlar krizlerin kaçınılmaz olduğunu bilen ve krizleri öngören kişiler. Talihsiz olayların bile bir gün sonunun geleceğini kavramış olan bu insanlar sabredip doğru zamanı tespit ediyor ve ne yapmaları gerekiyorsa zamanında yapıyorlar. Bu durumu ifade etmek için psikologların kullandığı bir tabir var: Etkin edilgenlik. Yani ne zaman durup ne zaman harekete geçeceğinizi bilmek. Eleştirel bir açıdan bakıldığında, bir şey yapmak hiçbir şey yapmamak anlamına da gelebilir. Eylem, eylemsizlikle eş anlamlı olabilir ve bu paradoksu kabullenmek hayatınızı kurtarabilir. <br /><br />Günlerden cumartesi ve sabahın ilk saatleriydi. Doktorların, şişi dikkatlice çıkarıp Ellin Klor&#8217;un göğsünü dikmelerinin üstünden yalnızca 12 gün geçmişti. Klor bir haftadır evindeydi; kızı ve kocasının ilgisinden son derece memnundu. Fakat bir sabah göğsünde ve sırtında dayanılmaz bir ağrıyla uyandı. Güçlükle nefes almaya çalışırken, ağrının sebebine dair hiçbir fikri yoktu; derhal hastanenin acil servisine koştu.<br /><br />Doktorlar onu muayene ettiler, kalbini ve ciğerlerini dinlediler. En büyük korkularını fısıltayla söylediler: Belki de bu, pulmoner emboli, yani ölümüne yol açabilecek akciğerlerindeki bir kan pıhtılaşmasıydı. Ağrıyı dindirmek için morfinle birlikte hemen bazı tetkiklerin yapılmasını istediler. Doktorlar geri geldiklerinde başlarını sallarken kafaları karışık görünüyordu. Testlerin hepsi negatifti. Ciğerleri temizdi ve kalbi de beklendiği gibi iyileşiyordu. Dolayısıyla, yaşadığı sıkıntıyı ameliyattan kaynaklanan geçici bir rahatsızlık olarak açıkladılar ve birkaç ağrı kesici daha verip Klor&#8217;u eve gönderdiler.<br />Ertesi gün telefonu çaldığında Klor evde yalnızdı. Stanford&#8217;dan bir radyolog kendisini hemen görmek istiyordu. Hastanede doktorlar durumun aciliyetini açıkladı. Çekilen tomografide radyolog, Klor&#8217;un koltukaltında bir kitle tespit etmişti. Büyümüş bir lenf düğümünü andırıyordu ki, bu, göğüs kanseri belirtisiydi.  <br /><br />On yıl önce bu hastalıkla vücudunun diğer tarafında mücadele etmişti. Ama bu, yeni bir tümördü; çünkü eskisinin yeniden oluşması ihtimali oldukça düşüktü. Bu, mücadeleye ta en baştan başlamak anlamına geliyordu. Doktorlar hastalığın yalnızca bir lenf düğümüne bulaştığını ve tümörün kontrol altında olduğunu söylediğinde, Klor kendini öyle şanslı hissetti ki bir çığlık attı.<br />Doktorlar, kalbine saplanan şişin aslında hayatını kurtardığını söylediler. Eğer acil servise gitmeseydi, yani bütün o makinelerle vücudu tetkik edilmemiş olsaydı, tümör muhtemelen büyüyüp vücuduna yayılana kadar gizli kalacaktı. Klor dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğuna inanıyor. Örgü şişinden ölmedim, öyleyse kanserden de ölmeyeceğim, diye düşündüğünü hatırlıyor.   <br />Klor, yılın büyük kısmını ameliyatla, kemoterapiyle ve ışın tedavisiyle geçirdi. Bu arada, bir yorgan bitirip yelek, atkı ve şallar örerken, bir yandan da kızının hızla büyümesini izledi. Tedaviler sırasında Klor çok ızdırap çekti, ama kendine dair bilmediği bir şey de öğrendi. Duyarlı bir kişiliğe sahipti ve bazen depresyona girdiği olurdu. Fiziki olarak da çok güçlü değildi. Yaşadığı bu deneyimden bahsederken, &#8220;Benim için de gerçekten sürpriz oldu; bu kadar güçlü olduğumu tahmin etmiyordum&#8221; diyecekti.    <br /><br />Hayatta kalanların ortaya koyduğu acı gerçek şu: Pek çok insan aslında iyileşmesi mümkün olabilecekken ölüyor. Kararlı bir şekilde mücadele etmek yerine, insanlar hiçbir şey yapmayabiliyor. Hayatta kalma psikolojisi alanında dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Dr. John Leach esas itibarıyla bu olgu üzerinde çalışıyor. 20 yılı aşkın bir süredir İngiltere&#8217;nin Lancaster Üniversitesi&#8217;nde hayatta kalma psikolojisi üzerine ileri seviye dersler veriyor.<br />Kasım 1987&#8217;de Leach bir gece Londra&#8217;nın King&#8217;s Cross metro istasyonunda aktarma yapıyordu. İşe gidiş-geliş saatlerinde 30 binden fazla yolcu gelip geçiyordu bu istasyondan. Bir duman fark etti; gördüğü &#8220;en yoğun, en yağlı, en iğrenç duman&#8221;dı. İlk başta, hiç anlam veremedi. Etrafta hiç alev yoktu ve gemi bacasından çıkan keskin bir dumanı andırıyordu. Neredeyse gayri ihtiyari zemin seviyesine yöneldi ve aceleyle çıkışa doğru yürüdü.  <br /><br />Olayın üzerinden 21 yıldan daha uzun bir süre geçtikten sonra bugün, o olaya ilişkin hatırladıkları oldukça az. Ama Leach hâlâ o pis dumanın kokusunu hissedebiliyor ve üniformalı bir demiryolu işçisinin bağırışı da kulaklarında: &#8220;Aşağıda insanlar ölüyor.&#8221; Anlaşılmaz bir sebeple, bir taraftan alevler yayılırken trenler istasyona gelmeye devam ediyordu. Bu arada zemin katın hemen üstünde, yetkililer bilmeden yolcuları, doğruca alevlerin ortasına götürecek yürüyen merdivenlere yönlendiriyordu. İşlerine gidip-gelen insanlar dumana ve alevlere rağmen her zamanki güzergâhlarını takip ediyordu. Alevlerden kaçan hatta kimisi alevlerin ortasında- insanların telaşının neredeyse hiç farkına varmadan felaketin tam ortasına doğru yürüdüler. King&#8217;s Cross yangınında 31 kişi hayatını kaybetti ve akıl almaz bir şekilde metro personeli ne yangın söndürme cihazlarına elini sürdü ne de alevlerin üzerine bir damla su döktü. <br /><br />Leach bu sendroma bir isim vermiş: &#8220;İhtimal vermeme tepkisi&#8221;. İnsanlar gördüklerine inanmıyordu. Dolayısıyla da yollarına devam ettiler; yani &#8220;normallik önyargısı&#8221; olarak bilinen tarzda bir davranış sergilediler. Sanki herşey yolundaymış gibi davranıyor ve tehlikenin ciddiyetini küçümsüyorlardı. Bazı uzmanlar buna &#8220;akıl kilitlenmesi&#8221; adını veriyor. Bu durumdaki insan karar verme yeteneğini kaybediyor.  <br /><br />Leach&#8217;e göre, bir felaketle karşılaştıklarında insanlar verdikleri tepkilere göre üç kategoriye ayrılıyor: İlk sırada, felaketlerden kurtulmayı başarabilenler yer alıyor. ABD Havayolları&#8217;nın 1549 sayılı uçuşundaki yolcuların en kötü şartlarda hayatlarını kurtarmayı başarmış olmaları buna bir örnek. İkinci grupta, kaçınılması mümkün olmayan felaketlerin yol açtığı ölümler var. Bunlar 2004&#8217;te Güneydoğu Asya&#8217;da tsunamide ölen 200 bin insanın pek çoğu gibi hayatta kalmak gibi bir şansı olmayan insanlar. Üçüncü grupta ise, aslında yaşayabilecekken, gereksiz yere ölen insanlar yer alıyor.     <br /><br />Sayısız felaketi inceleyip insanları bu felaketler karşısında verdikleri tepkilere göre gruplandırdıktan sonra, Leach, 10-80-10 kuramı olarak adlandırılabilecek bir sonuca vardı. Bu kurama göre, yüzde 10&#8217;umuz bir felaket anında nispeten sakin kalarak mantıklı düşünebiliyor. Bu, tepedeki yüzde 10&#8217;luk grup, ABD Havayolları&#8217;nın uçuşunda sorumluluk alıp diğer yolcuların uçaktan tahliyesini sağlayan birkaç yolcu gibi lider kişilikler.    <br /><br />Leach, büyük çoğunluğumuzun ise -yaklaşık yüzde 80&#8217;imiz- ikinci kategoriye girdiğini söylüyor. Bir tehlike anında çoğu insanın yapabildiği &#8220;sadece şaşkınlıktan afallayıp kalmak&#8221;. &#8220;Muhakeme ve düşünme yeteneğimizin ciddi ölçüde azaldığını&#8221; fark ederiz. &#8220;Neredeyse otomatik ya da mekanik davranışlar sergiler, reflekslerimizle hareket ederiz.&#8221; Terleriz. Zihnimiz ve duygularımız karmakarışık bir hal alır, hiçbir şey yapmak istemeyiz, adeta hissizleşiriz. Kalbimizin atışı hızlanır. &#8220;Algı daralması&#8221; yaşarız ya da görme yeteneğimiz azalır. Etrafımızdaki insanları neredeyse duymayız. Bu da normaldir -bir zararı olduğuğu söylenemez- ve bu durum zaten sonsuza dek böyle sürmeyecektir. Bu beyin ya da akıl kilitlenmesinden kurtulmanın yolu, şoku üzerinizden atıp ne yapmanız gerektiğine karar vermektir. <br /><br />Son yüzde 10&#8217;luk grupta ise, bir tehlike anında kesinlikle yanında olmak istemeyeceğiniz insanlar var. Açıkçası, bu üçüncü gruptakiler, tehlike anında yapılmaması gereken her şeyi yaparlar. Uygun olmayan şekilde davranır ve genellikle istenenin tersi sonuçlara yol açarlar. Daha açık bir ifadeyle, kendilerini kaybeder ve davranışlarına, sözlerine hâkim olamazlar. Ve bir tehlikeyle karşı karşıya kalındığında bu gruptakiler genellikle hayatta kalmayı başaramaz.  <br /><br />Prof. Richard Wiseman, elinize sadece bir gazete tutuşturup sizden gazetenin sayfalarında kaç fotoğraf olduğunu saymanızı rica etmek yoluyla şanslı mı, yoksa şanssız mı olduğunuzu söyleyebiliyor. Kimileri bu işi birkaç saniyede bitirirken, bütün resimleri saymak için kimileri birkaç dakikaya ihtiyaç duyuyor. Ama bunun sebebi, bazı insanların diğerlerinden daha iyi sayı sayabilmesi değil. İşin sırrı, Wiseman&#8217;in ikinci sayfaya 2,5 santimetrelik puntoyla yazdığı kocaman mesajda saklı: Saymayı bırakın! Bu gazetede 43 fotoğraf var.<br />İster inanın ister inanmayın, pek çok insan gazetedeki bu koskoca başlığı gözden kaçırıyor. O başlığı göremeyecek kadar fotoğrafları saymakla meşguller. Koca duyuru bir aldatmaca değil. Gazetede gerçekten de 43 fotoğraf var. Profesör Wiseman&#8217;ın bulgularına göre, duyuruyu hemen gördüyseniz, tesadüfen karşınıza çıkabilecek fırsatlardan yararlanmaya açık, şanslı bir kişi olma ihtimaliniz yüksek. Aksine, mesajı fark etmiyorsanız bu, sizin tesadüfi fırsatları kaçırma ihtimali nispeten yüksek ve genellikle şanssız bir kişi olduğunuzu gösteriyor. Psikologlar buna &#8220;bakan körlük&#8221; diyor. Gerçekten dikkatimizi vermediğimiz zaman bazı şeyleri görmeyiz. <br /><br />&#8220;Bakan körlük&#8221; üzerine en önemli çalışmalardan biri de Daniel Simons ve Christopher Chabris&#8217;in Harvard psikoloji bölümünün 15&#8217;inci katının asansör holünde gerçekleştirildi. İki takımdan birinin oyuncuları beyaz gömlek, diğeriyse siyah giymişti ve iki turuncu renkli basketbol topunu karşılıklı olarak birbirlerine atıyorlardı. Deneklerden bu pas atma alıştırmasının videosunu izlemeleri ve beyaz formalı oyuncuları attıkları pasları saymaları istendi. 45 saniye sonra videonun bir versiyonunda tam bir goril kıyafeti içindeki bir kadın görüntüye giriyordu. Bu kıllı goril ekranı bir baştan diğerine geçerken 5 saniye boyunca görüntüye geldiğinden rahatça fark edilebilecek durumdaydı. Ama çarpıcı olan şu ki, deneklerin yüzde 56&#8217;sı televizyonun ortasındaki gorili fark etmedi bile. Başka bir videoda ise goril durup yüzünü kameraya dönüyor, göğsünü yumrukluyor ve sonra da yürüyüp gidiyordu. Bu sahne dokuz saniye sürüyordu, ama yine de deneklerin yalnızca yüzde 50&#8217;si bu tüylü davetsiz misafiri fark etti. <br /><br />Gorili görmemek nasıl mümkün olabilir? Ve bunun bir tehlike anında hayatta kalma becerisiyle nasıl bir ilgisi olabilir? Profesör Simons şimdi Urbana-Champaign Illinois Üniversitesi&#8217;nde psikoloji dersi veriyor. Goril deneyinden çıkan en temel ve şaşırtıcı ders, goril kadar dikkat çekici bir şeyin bile ne kadar kolay dikkatten kaçabileceğini göstermesi, diyor Prof. Simons ve ekliyor: &#8220;Göze batan ve sıra dışı nesnelerin otomatik olarak dikkatimizi çekmesi gerekmiyor.&#8221; Diğer pek çok araştırma da, etrafınızda ve hatta hemen gözümüzün önünde olup biten her şeyin farkında olmamızın imkânsız değilse bile çok zor olduğunu ortaya koyuyor. <br /><br />Bunun bir sebebi gözünüzün, odak noktanızın sadece yaklaşık iki derecesine giren alanı yüksek çözünürlükte görmesi. Diğer bir deyişle, gözleriniz ne kadar iyi görüyor olursa olsun, çevrenizdeki nesnelerin büyük bölümü gözünüzün odak noktasının dışında demektir. Bunu anlamak için kolunuzu &#8220;tamam&#8221; işaretindeki gibi başparmak yukarıyı gösterecek ve avuç kapalı şekilde öne uzatın. Dünyanın yüksek çözünürlükte gördüğünüz küçük parçası ancak başparmağınızın tırnağı genişliğindedir. Eğer bakışlarınızı, diyelim ki tırnağınızın etrafındaki ölü derilere odaklarsanız, çevredeki nesneleri net görme yeteneğinizin ciddi ölçüde azaldığını fark edeceksiniz. &#8220;Goril deneyi önemli. Çünkü bilinçli bir şekilde algıladığınız çevrenizin ne kadar küçük olduğunu fark etmenizi sağlıyor. Özellikle de belirli bir işe odaklanmışsanız&#8221; diyor Simons. Bu içgörüyü bir kez edindiniz mi, kendinizi bütün fırsatlara açık hale getirebileceğinize inanıyor. Simons, günlük hayatta, bir gorili ya da üzerine gelen çimento kamyonunu fark etmenin bir garantisi olmadığının bilincinde. Bu durum dünyayla etkileşime girme şeklini değiştirdiğini söylüyor. Özellikle de araba kullanırken, karşısına çıkması muhtemel korkunç olaylara karşı daha dikkatli. Bu tür tehlikelerin nasılsa dikkatini çekeceğini farz etmektense onlara bilinçli bir şekilde dikkatini yoğunlaştırıyor. <br /><br />Wiseman, konu gorili ya da kırmızı ışıkta geçenleri fark etmeye geldiğinde, başka bir faktörün de devrede olduğuna inanıyor. Nevrotikliğin endişeli, gergin ve strese duyarlı insanların kişilik özelliği olduğunu söylüyor. Goril deneyinde, yüksek düzeyde nevrotikliğe sahip insanlar, basketbol toplarının geçişlerini sayarken çok ciddi ve gergindi. Daha düşük seviyedekilerse sakin ve strese daha az duyarlı. Wiseman&#8217;a göre, şanslı insanlar genellikle rahat ve (gazete deneyinde koskoca harflerle yazılan başlık gibi) hayatın fırsatlarına açıktır. Ancak şanssız insanlar daha gergin, asabi ve içe kapanıklar.<br /><br />Kendinizi test etmek istiyorsanız, stres araştırmacıları tarafından bazen kullanılan şu adresin ismine bir göz atın: www.opportunityisnowhere.com. Ne görüyorsunuz? Çoğu kişi için, bu web sitesi cesaret kırıcı gelebilir: Fırsat hiçbir yerde (opportunity is nowhere). Ancak bazıları tam tersini düşünüyor: Fırsat şimdi burada (opportunity is now here). Buradaki saklı mesaj ise şanslı insanlar etraflarındaki dünyanın daha fazlasını algılayabiliyor. &#8220;Bu bazı fırsatları bulmayı umduklarından değil de karşılarına çıktığında bu fırsatları fark edebildiklerinden kaynaklanıyor&#8221; diye yazıyor Wiseman&#8217;ın &#8220;Şans Faktörü&#8221; (The Luck Factor) kitabında. Bu yeteneğin &#8220;hayatları üzerinde önemli ve olumlu bir etkisi var&#8221;.<br /><br />İngiltere&#8217;de psikolojinin kamu boyutunda anlaşılması alanındaki tek profesörlüğü elinde bulunduran Hertfordshire Üniversitesi&#8217;nden Wiseman on yılını bir şeyleri şans eseri bulabilmenin sırlarını keşfetmeye adamış. Bazı insanlar her türlü şansa sahipken diğerleri kötü şansı mıknatıs gibi çekiyor. <br />&#8220;Şans sihirli bir yetenek ya da tanrıların bağışladığı bir hediye değil. Aksine şans ruhsal durumdur; bir tür düşünme ve davranma şeklidir&#8221; diye yazıyor Wiseman. Bunların hepsi bir yana, hayatımız ve şansımız üzerinde bizim farkına vardığımızdan daha çok kontrolümüz var. İtalyan Rönesans filozofu Niccolo Machiavelli&#8217;nin zamanında, büyük düşünür ve yazarlar, hayatta ne oluyorsa bunun yüzde 50&#8217;sini ya da daha fazlasını şansın (ya da Roma şans tanrıçası Fortuna&#8217;nın) belirlediğini tartışmıştı. Wiseman buna hiç olasılık vermiyor. Ona göre hayatımızın yalnızca yüzde 10&#8217;unun rastlantısal olduğuna inanıyor. Geri kalan yüzde 90 &#8220;aslında nasıl düşündüğünüz&#8221; ile şekilleniyor. Farklı bir deyişle hayatınızda gerçekleşenlerin onda dokuzu tavrınız ve davranışlarınız tarafından belirleniyor. Wiseman bazı insanların hayatında neden iyi şeyler olduğunu dört sebebe bağlıyor.<br /><br />Öncelikle, şanslı insanlar daha sık fırsatlarla karşılaşır. &#8220;Doğru zamanda, doğru yerde olmak aslında tamamen doğru ruh yapısıyla ilgilidir&#8221; diyor Wiseman. Gazete deneyi de gösterdiği üzere şanslı insanlar beklenmedik fırsatlara daha açıklar ve kolaylıkla kavrayabiliyorlar. Hayat hakkında daha rahat davranırlar ve etraflarındaki dünyayı daha yüksek bir algılayışla yönlendirirler. En basiti, diğer insanların kaçırdıkları fırsatları kolayca fark edip değerlendirirler. Aynı zamanda daha sosyaldirler ve Wiseman&#8217;ın deyişiyle &#8220;bir şans ağı&#8221; kurarlar. Çoğumuz yaklaşık 300 kişiyi ismen tanıyoruzdur. Wiseman&#8217;a göre, bu hayatımıza şans olanakları sağlayacak 90 bin insana sadece bir tokalaşma kadar uzakta olduğumuz anlamına geliyor. <br />İkincisi, şanslı insanlar önsezilerini dinler ve nedenini bilmeseler de doğru kararlar verirler. Aksine şanssız insanlar yanlış kararlar verip yanlış insanlara güvenir. &#8220;Yaptığım görüşmeler şanslı insanların önsezilerinin defalarca kez sonuca ulaştığını ortaya koymuştur. Oysa şanssız insanlar genellikle sezgilerini göz ardı eder ve kararlarından pişmanlık duyar&#8221; diyor Wiseman. Hayatta kalma konusunda bu tür içgüdüler her şeyi değiştirebilir. <br />Üçüncü olarak, şanslı insanlar başarısızlık karşısında direnir ve dileklerini gerçekleştirme konusunda acayip bir becerileri vardır. Hayatın en beklenmedik olaylarının &#8220;onların başarısıyla sonuçlanacağına&#8221; inandırmışlardır kendilerini. Wiseman, onların dünyası &#8220;aydınlık ve umut doluyken&#8221; şanssız insanlar her şeyin kötü gideceğine inanır, dünyaları ise &#8220;kasvetli ve karanlıktır&#8221;, diye yazıyor. Wiseman şanslı ve şanssız insanlara çözülmesi mümkün olmayan bir bulmaca verdiğinde, tepkiler çok etkileyici olmuş. &#8220;Şanssız insanların yüzde 60&#8217;ı bulmacayı çözmenin imkânsız olduğunu söylerken bu oran şanslı insanlarda yalnızca yüzde 30&#8217;du. Tıpkı hayatlarının pek çok alanında olduğu gibi şanssız insanlar daha başlamadan pes ediyorlar.&#8221;<br /><br />Dördüncü olarak, şanslı insanların kötü şansı iyiye dönüştürme yeteneği var. Wiseman, şansla ilgili belirleyici bu dört faktörden en çok bunun hayatta kalma konusunda önemli rol oynadığına inanıyor. Wiseman&#8217;ın bu sonucu, hayatta kalma psikolojisi üzerine Amerika&#8217;nın önde gelen uzmanlarından Dr. Al Siebert&#8217;ın çalışmasının bir tekrarı. 40 yıldan daha uzun bir süre &#8220;hayatta kalma kişiliği&#8221; diye adlandırdığı konuyu araştırdıktan sonra, Siebert &#8220;Hayata en güçlü tutunanların yalnızca çok iyi mücadele etmediğini, aynı zamanda potansiyel bir felaketi şanslı bir gelişmeye dönüştürdüklerine&#8221; inanıyor. <br />Yani, hayatın kaçınılmaz meydan okumalarını aşıp ayakta kalabilmek için ne gerekiyor? Tek bir teorinin bütün durumları kapsayamayacağı açık. Her insana ya da mücadeleye uygun ortak bir payda yok. Bazı durumlarda kozmik bir yazı tura bile herşeyi belirleye-bilir. Alzheimer hastaları DNA&#8217;larını kendileri seçmiyor. <br /><br />Travma  kurbanları, yolda zikzaklar çizen sarhoş sürücüleri kendileri tercih etmiyor. Yine de hayatta kalma gücünüz tamamen elinizden alınmış değil. Aslında kaderinizi hayal edebileceğinizden daha çok kontrol ediyorsunuz. Hepsinden öte, zihniyetiniz farklılık yaratıyor. Kendinize dikkat edebilir, etrafınızla ilgilenebilir ve hatta bir uçakta acil çıkışıyla aranızdaki koltukları sayabilirsiniz. En kötü durumlarda şansınızı siz yaratırsınız. Sizin için uygunsa dua da edebilirsiniz. Ne kadar çok kişilik varsa &#8220;Hayatta Kalanlar Kulübü&#8221;ne giden o kadar çok yol vardır.<br /><br />]]></description>
		<starter>BLaCKBoaRD</starter>
		<poster>veronika</poster>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 10:55:49 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6834</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Süs Bitkileri</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6823</link>
		<description><![CDATA[Uzun zamandır evde bakımını üstlenebileceğim arada sırada konuşabileceğim bir bitkim olsun istiyordum derken tohum araştırmasına girdim ve bonsai lerle karşılaştım.<br /><br />Bonsai Japonca'da tree in a pot demekmiş , yani doğadan elde edilen tohumların minik saksılarda yıllarca süren çalışmalarla harika birer sanat eserine dönüştürülmesi...<br />Tarihi binlerce yıl eskiye uzanan ve aslen çin'de ortaya çıkmış bir mevzu.<br /><br />Etraflıca bir araştırmadan sonra sanılanın aksine hemen hemen her ağacın tohumundan bonsai yapılabiliyor olması konuya iyice sarmama sebep oldu...Üstelik internetteki tohum fiyatları ve ekipmanlarıda oldukça ucuz,bonsai hakkında binlerce kitap,döküman bulunuyor,size kalan şey ise ağaç sevgisi...<br /><br />Bir kaç bonsai örneği<br /><br /><img src="http://www.stonetreenursery.com/images/ficus_bonsai.jpg" border="0" class="linked-image" /><br /><img src="http://turcopolier.typepad.com/sic_semper_tyrannis/files/BonsaiStan.JPG" border="0" class="linked-image" /><br /><img src="http://www.bonsai-wbff.org/nabf/newsletter5/images/weyer/FujianTeaPenjing1.jpg" border="0" class="linked-image" /><br /><img src="http://www.bonsaigardener.org/bonsai-articles/uploads/fengshui-bonsai.jpg" border="0" class="linked-image" /><br /><br /><br />Ben ebay'dan yaklaşık 10 farklı türün tohumunu (400 tohum falan) yaklaşık 10 lira gibi bir fiyata ısmarladım,heyecanla bekliyorum gelmesini <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/clap2.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":alkis:" border="0" alt="clap2.gif" /> <br /><br />Onun dışında bu tohum olayını bu kadar ucuz olduğunu görünce aklıma ytuforum hatıra ormanı geldi.<br />Bu şekilde tohum getirip çimlendirebiliriz,davutpaşa'ya dikim için izin almak kalıyor bir tek <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/bud.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":atli:" border="0" alt="bud.gif" /> <br /><br />]]></description>
		<starter>bohemianrhapsody</starter>
		<poster>bohemianrhapsody</poster>
		<pubDate>Thu, 29 Jan 2009 12:07:35 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6823</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Asrın Hastalığı</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6816</link>
		<description><![CDATA[Bu benim uzun zamandır kafama takılan bir konu,geçenlerde bir yerde de okudum ki 21. yüzyılın hastalığı şehvetmiş.<br /><br />Şöyle ki insanlar barınma ve doyma ihtiyaçlarını büyük oranda giderdiler ve şu yüzyıl itibarıyla şehvete olan eğilim ve istek gitgide artıyor.Farkında mısınız artık günlük dile dahi geçti beğendiğimiz bir şeyle karşılaşınca çok seksi demeye başladık bile.Reklamlar diziler neredeyse tamamen bu konuya çağrışım yaptıracak şekilde.Nedir mesela o reklam haz var dahası var?Hayvansılaşıyoruz sanki,karnını doyur,başını sokacak bir yer bul ve sonra da seks..<br /><br />Pek çok şey yüzeyselleşti gülelim eğlenelim hoş tamam da How I met your mother mesela çok matrak bir dizi ama şöyle bir düşününce insan ilişkilerini sürekli sekse bağlayan bir alt yapısı var..komedi dizisinden de bu kadar işkillenmek gereksiz mi bilmiyorum ama yine de dikkatimi çeken bir konu...<br /><br />19. yüzyılın pozitif bilimler çağı sona erdi,insanlık herşeyi aklıyla çözebileceği fikrinden yavaş yavaş uzaklaştı ve 20. yüzyılın savaşlarından sonra şimdi de zevke doğru eğilimi başladı.Artık bilmek istemiyoruz,insan olma bilincini zevk ve eğlenceye kaptırıyor gibiyiz..<br /><br />Biraz benim kişisel görüşlerim gibi oldu siz neler düşünyorsunuz?]]></description>
		<starter>aremrem</starter>
		<poster>sacred</poster>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2009 19:21:08 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6816</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Gıpta Edilecek İnsanlar</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6800</link>
		<description><![CDATA[Böyle bir başlık açmayı ne zamandır düşünüyordum, öyle insanlar var ki insanın istedikten sonra neler yapabileceğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor, ne zaman böyle biri hakkında bir şeyler okusam benim de motivasyonum tavan yapıyor, umarım faydalı da bir başlık olur, siz de birilerini eklerseniz sevinirim... Güncel isimlerden biri olarak ben John Carmack falan düşünüyordum aslında ama onu solda sıfır bırakacak bir Türk karşıma çıkınca bu başlığı açmak farz oldu <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/rolleyes.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":rolleyes:" border="0" alt="rolleyes.gif" /> <br /><br />Üstelik kendisi bizim okulun mimarlık bölümü mezunu, <b>Serkan Anılır</b>. Ben sadece uzay asansörü konusunda Japonya&#96;da çalışan bir Türk olduğunu biliyordum, (yanılmıyorsam geçen seneydi) bizim okula da gelip bu konuda bir seminer vermişti. Bugün hakkında bir şeyler okudum, hala inanmakta güçlük çekiyorum, böyle bir insan olamaz <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/gul.png" style="vertical-align:middle" emoid=":sirit:" border="0" alt="gul.png" /> Wikipedia&#96;da hakkında yazılanlar ile başlayalım:<br /><br /><br /><!--QuoteBegin-"wikipedia.org"+--><div class='quotetop'>QUOTE("wikipedia.org")</div><div class='quotemain'><!--QuoteEBegin-->Serkan Anılır (d. 22 Mart 1973) , Türk bilim adamı, fizikçi, akademisyen, <b>ilk Türk astronot aday adayı, JAXA Teknoloji Geliştirme Dairesi Başkanı, Tokyo Üniversitesi öğretim görevlisi.</b><br /><br />Serkan Anılır, 1973 yılında Almanya'nın Köln kentinde dünyaya geldi.Bir işçi ailenin üç çocuğundan en büyüğü. 1996'da Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden mezun olup,aynı sene Almanya Bauhaus Akademisi'ne yüksek lisans için kabul edildi.1997'de aynı Üniversitenin bilgisayarlı tasarım kürsüsüne asistan olarak girip <b>Avrupa Uzay Havacılık Dairesi'nin uzay istasyonu tasarımını yönetti</b>.Mühendislik lisansını yüksek teknoloji yapılar üzerine gerçekleştirdi.1999 yılında Japonya'dan davet alarak Tokyo Üniversitesi'ne doktora eğitimi için geldi.Aynı sene Kajima Şirketi'nin tasarım bölümüne girerek Japonya'da yapılması planlanan 800 metre yüksekliğindeki DIB-200 binasının tasarımını yönetti.Projenin getirdiği yankı üzerine,<b>2000 yılında NASA'nin Uzay Asansörü Çalışma Programı'na davet edildi ve aynı yılın sonunda projenin başına getirildi.</b><br /><br />2003'te Uzay Teknolojisi ve Uzay Yerleşimleri üzerine doktorasını yazdı ve yardımcı doçent olarak <b>Japon Uzay Havacılık Dairesi'ne JAXA tarihinde ilk yabancı olarak kabul edildi.</b>İki ay sonra Uzay Asansörü Projesi'ni ATA adı altında yenileyerek JAXA'da uzman ve öğrencilerden oluşan 58 kişilik bir gurubun başına geçti.bu güne kadar <b>JAXA'nın Hayabusa Uydusu'nun tasarımı ve Uluslararası Uzay İstasyonu'na eklenmesi planlanan Kibo Modülü'nün geliştirilmesinde rol oynadı.</b><br /><br />ATA Uzay Asansörü dışında gene JAXA'nın en önemli teknoloji programlarından biri olan Güneş Antenleri Projesi'nde kendi grubuyla anten tasarımlarını hazırladı.Uydu ve anten tasarımları için hazırlanan tasarımlar Bandai şirketi tarafından oyuncak haline de getirildi.<br /><br />2005 Mayıs ayında Alt Yapıya Gerek Duymayan yapılar İnfra-Free konseptini koruyarak uzay teknolojisini yeryüzüne transferiyle doğal felaketler ardında insanlara yardım ve 3. dünya ülkelerinde altyapısıya gerek duymadan yaşama elverişli üniteleri tasarlayarak doçentliğini aldı ve <b>Tokyo Üniversitesi Mühendislik fakültesinde en genç ve tek yabancı öğretim üyesi oldu</b>. 2004 yılında, doktora yıllarında yazdığı 11.Boyutta Uzay Teoremi ile <b>Cambridge Üniversitesi Fizik Ödülü'nü ve 2005 Yılı'nda Bilim teknoloji dalında Amerikan Şeref Madalyası'nı kazandı.</b> Aynı konuda Japonya'da Uzayın Dışı adında ilk kitabını yayınladı.<br /><br /><b>Princeton, Hong Kong, Roma, Napoli, München Üniversiteleri'nde konuk profesör olarak görev yapan Dr.Anılır, NASA Johnson Uzay Merkezi ve NASA Ames Araştırma Merkezindeki çalışmalara da katılmaktadır.Amerika Uzay HAvacılık Enstitüsü'nün Tasarım ve Mühendislik Komitesi'nin eğitim ve teknoloji sorumluluğunu da üstlenen Dr.Anılır, 100den fazla uluslararası yayına sahiptir ve Marquiz Gurubu tarafında yayınlanan Yüzyılın Bilimadamları Ansiklopedisi'ne de dahil edilmiştir. 2005'ten itibaren JAXA nın teknoloji geliştirme ve transfer bölüm başkanlığını yürütmektedir.</b><br /><br />Dr. Anılır, <b>aynı zamanda ilk Türk astronot aday adayı olup</b>, Türkiye'yi uluslararası arenada bilim ve teknoloji alanında tanıtan sayılı bilim insanlarımızdandır. <b>2006 yılında Japonya'da bilimi yönlendiren en genç beyin olarak seçilmiş, 2007de başladığı televizyon ve radyo programıyla ülkemizi uzakdoğuda temsil etmeye devam etmektedir. 2006'da ATA Uzay Asansörü projesini beyazperdeye aktarmış, 2007'de ise Nihon Television'da gösterilen 28 bölümlük Real Drive animasyon serisinde Infra-Free sistemleri konu eden sahneleri <i>çizmiş ve yönetmiştir.</i></b><br /><br /><b>2008 yılında Japonya'da yazdığı üçüncü kitabı olan Zaman Makinası da gene animasyon olarak beyazperdeye aktarılmış, Tsukuba kentindeki EXPO Merkezinde gösterime girmiştir.</b><br /><br /><b>Japonya'da en çok tanınan yabancılardan biri</b> olan Dr. Anılır, bugün ülkesindeki calışmalarına da Bir Günlüğüne Bilim Adamı Olalım projesiyle devam etmektedir.<!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd--><br /><br /><br />Bütün bunlara eklenebilecek daha başka şeyler de var, madde madde yazarsak:<br /><br />* Cambridge Fizik Ödülü, Nobel&#96;den sonra dünyanın en önemli fizik ödülüymüş, üstelik kendisi fiziğin f&#96;sinin öğretilmediği bir bölümden mezun, insan kendini geliştirir tamam da bu kadar mı olur <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/port.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":portle:" border="0" alt="port.gif" /> <br /><br />* ATA Space Elevator isimli kitabının Japonya tirajı 540.000 adet. Ata ismi Atatürk&#96;ten ve öncü anlamı olmasından dolayı seçilmiş. Bu kitabın bir de anime uyarlaması var, 3. animesi ise yoldaymış.<br /><br />* Bildiği yabancı diller Sümerce,Almanca, İngilizce, Japonca, Hollandaca, İspanyolca, Latince, Yunanca. Dünyanın çeşitli yerlerinde Sümerce tabletlerin çevirisi yapılırken kendisine de danışılıyormuş, o kadar biliyor yani <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/blink.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":blink:" border="0" alt="blink.gif" /> Zamanında İsviçre&#96;de yaşadığın için biraz da Fransızca biliyormuş.<br /><br />* ATA projesinin danışmanlarından biri rahmetli Arthur C. Clarke imiş (kendisinin uzay asansörü hakkında bir romanı da var), dolayısıyla yakından tanışıyorlarmış, Sri Lanka&#96;da ki cenazesine de katılmış...<br /><br />* Televizyonda sunduğu program ve radyo programı dışında Japonya&#96;da çok ünlü bir müzisyenin gitaristliğini yapıyormuş, ayrıca Mazda RX-8 otomobil reklamlarında modellik yapıyormuş, kendisinde de bu arabadan varmış zaten <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/biggrin.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":D" border="0" alt="biggrin.gif" /> Bir de Japonya&#96;da yayınlanan Newsweek&#96;de köşe yazıları yazıyormuş.<br /><br /><br /><a href="http://www.anime.gen.tr/yazi.php?id=267" target="_blank"><a href="http://www.anime.gen.tr/yazi.php?id=267" target="_blank">http://www.anime.gen.tr/yazi.php?id=267</a></a><br /><br />Yukarıdaki adresten de detaylı bir röportajına ulaşabilirsiniz, bu röportajdan bazı ilginç bölümler:<br /><br /><!--quoteo--><div class='quotetop'>QUOTE</div><div class='quotemain'><!--quotec--> <br /><br />Alpin: JAXA'da çalışmalarınız devam ediyor<br /><br />Serkan: ATA zaten JAXA'nın projesi. Ayrıca, biliyorsun Arthur C. Clarke 19 Mart'ta öldü. ATA'nın en önemli danışmanlarından biriydi. Ben de o yüzden Sri Lanka'daydım. Onun cenazesine katıldım. Yeni döndüm Japonya'ya.<br /><br />Alpin: Vefatıyla projede bir değişiklik olacak mı?<br /><br />Serkan: Onun vizyonları bizim için önemliydi. Artık onun vizyonları projede eksik kalacak. <!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd--><!--quoteo--><div class='quotetop'>QUOTE</div><div class='quotemain'><!--quotec--><br />Alpin: Bir de Katsuhiro Otomo ile Evolution adlı bir anime projeniz vardı. O ne durumda?<br /><br />Serkan: Otomo ile ilk geldiğimde tanışmıştım. Animasyon yönetmeniyim filan demişti. Ben, Otomo kimdir filan bilmiyordum. Bende "öyle mi? çok güzel şeyler yapıyorsunuz, ya siz Japonlar çok güzel animasyonlar yapıyorsunuz" diye bir gazlamıştım onu (gülüşmeler). Biz bunla arada bir buluşmaya başladık. Ben buna pek ilgi duymayınca, bana bir gün "sen Japon animasyonlarından en çok hangisini seversin?" diye sordu. Bende "Akira'yı filan severim" dedim. O da "ulan Akira'yı ben yaptım" demez mi? Ben de "o sen misin?" filan dedim (gülüşmeler)... Öyle başladı işte. Ama şimdi düşününce çok utanıyorum. Hiç haberim yoktu adamdan. Ne şok olmuştur ama.<!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd--><br /><!--quoteo--><div class='quotetop'>QUOTE</div><div class='quotemain'><!--quotec--> <br />Alpin: Bu arada Japonya'da herşey istediğiniz gibi gidiyor galiba. <br /><br />Serkan: Herşey yolunda. Ama işte sosyal hayatta sıkıntılar oluyor. Özellikle iş yerinde. Mesela çok cins adamlar çıkıyor karşına. İnanılmaz yani. Ama onlarla da bir şekilde kendini uydurup adapte ederek... sonuçta burada olmayı seçen biziz. Adapte olmak zorundayız. Yok yapmıycam etmiycem filan demek yerine, bazı noktalarda, normalde hayatta alttan alamayacağın şeyleri mecburen alttan almak zorundayız. Bir de benim yaşım genç. JAXA'de uzay fizik grup bölüm başkanlığı yapıyorum. Benim altımdakilerin tümü benden daha yaşlı. O çok zor. Orada kafaları yiyoruz. İşte bu Cambridge ödülünü aldım ya, Nobel'den sonra fizikteki en büyük ödül, neyse oradan bir saygı var. Onu da ben tek başına almadım. 8 kişilik bir grup halinde yaptığımız çalışmamızla aldık. Bunların dışında da Japonya'da 2. derece devlet memuruyum. <br /><br />Alpin: O zaman Japonya'da emekli olup... <br /><br />Serkan: Eğer 60 yaşıma kadar kalırsam emekli olabilirim. Ama ben 60 yaşına kadar Japonya'da kalmayı düşünmüyorum. İyi bir fırsatta Türkiye'ye dönmek istiyorum. Şu anda bir eğitimci olarak burada tecrübe kazanmaya çalışıyorum. İleride bu tecrübeyle kendi çocuklarımızla beraber birşeyler yapmayı istiyorum. Türkiye'de biliyorsun. Ayağını kaydırmaya çalışırlar filan. Ama bu Japonya'da da aynı. Aynı sistem sonuçta. Asistanlar, prof'lar, arada doçentler... herkes birbirini yiyor. Dünyanın her yerinde aynı. Japonya'da bilime saygı filan... yok öyle birşey. Japonya'da "kaç yaşındasın", olay o. Bizde ise "arkanda kim var?"...<!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd--><!--quoteo--><div class='quotetop'>QUOTE</div><div class='quotemain'><!--quotec--> <br /><br />Alpin: Olması gereken de o. Japonya'nın eskiden parası mı vardı? 2. Dünya Savaşı'ndan çıktığında enkaz halindeydi. Sıfırdan tekrar kurdular ülkeyi. <br /><br />Serkan: Nereden nereye. İşte Japon modelini Türkiye'de uygulayabilsek... Ama o da çok zor. Kültür çok farklı. Mesela burada ben 35 yaşındayım, sen de 34 yaşındasın diye farz edelim. Burada ben sana küfretsem, sen kızmazsın. Ama Türkiye'de olsa beni çeker vurursun yani. Kültürümüz farklı. Bizim insanımız ateşli. Bizim insanımızın önüne koyacaksın. Yap diyeceksin. Yapar. Çünkü bizde bireysel çalışma gücü var. Japonlar ise grup olmadan çalışamıyorlar. Tek başına koy yap de, yapamaz. Bizimki ise yapar. İşte o kapasiteyi kullanacaksın. Ama boş konuşanları değil. Vizyonu olanları sadece. Ama o vizyonu olan adamı da karşına oturtup sorsan, sen çocukken ne yapıyordun diye? İnan bana o vizyonun arkasında ya animasyon çıkar ya çizgiroman çıkar ya kitap çıkar ya da film çıkar. Oradan bir kıvılcım almıştır. <br /><br />Alpin: Japonya'da çocuklara ileride ne olacaksın diye sorduğunda birçoğu bilimadamı olacağım diyor. Bizde ise çoğu ya topçu ya popçu olacağım diyor.<br /><br />Serkan: Popçu olcam deyip, şarkı yarışmasına çıkıyorlar... Türkiye'de çocuklara yatırım yapıp doğru vizyon sahibi olması sağlanmalı. İlla bilimadamı olmasa da olur. Avukat olsun. Ama o vizyonu olsun. O çocuk Türkiye'yi ilerletir. O vizyon işte ya animasyonla verilir, ya kitapla verilir vs... Umarım olur.<!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd--><br /><br />Bu da kişisel blog sayfası:<br /><br /><a href="http://anilir.blogcu.com/" target="_blank"><a href="http://anilir.blogcu.com/" target="_blank">http://anilir.blogcu.com/</a></a><br /><br />Ben yazarken yoruldum <img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/thumbup.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":iyi:" border="0" alt="thumbup.gif" /> <br /><br />]]></description>
		<starter>wintermute</starter>
		<poster>denizindelisi</poster>
		<pubDate>Sat, 03 Jan 2009 18:33:31 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6800</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Fenerbahçe-Galatasaray</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6762</link>
		<description><![CDATA[Ezeli rekabette 9 Kasım Pazar günü iki takım karşılacak.<br /><br /><br />Not:Forumda spor bölümü var da ben mi bulamadım.Böyle bir konu neden açılmadı ki daha önce?<img src="http://ytuforum.com/style_emoticons/default/biggrin.gif" style="vertical-align:middle" emoid=":D" border="0" alt="biggrin.gif" />]]></description>
		<starter>sserdar</starter>
		<poster>yazar_k</poster>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 17:38:00 +0200</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6762</guid>
	</item>
	<item>
		<title>İBB Burs Vereyim Derken Bizi Dolandırıcılara Teslim Ediyor</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6727</link>
		<description><![CDATA[Arkadaşlar İBB nin burs başvurusunu yaparken dikkatinizi çekmiştir.<br />Kardeş bilgileri dahil bütün bilgileri otomatik olarak dolduruyor. <br />Bu bilgiler içinde cilt ve sayfa numarasına kadar bütün kimlik bilgileri bulunuyor.<br />Yani bu bilgiler İBB tarafından yayınlanıyor. <br />Ve bu bilgilere ulaşmak için de sistteme sadece ad soyad ve tc numarası giriyoruz.<br /><br />Google da ad soyad tc no şeklinde bi arama yaptıgınızda bir çok insanın adına soyadına ve tc numarasına ulaşabiliyorsunuz.<br />Böylelikle ordan alacağınız herhangi birinin bilgileri ile bütün kimlik bilgilerine İBB aracılığıyla ulaşabiliyorsunuz.<br />Hepimizin ad soyad ve tc no bilgileri bölümlerimizde bile çok zaman asılıyor. Yani her an bizim de kimlik bilgilerimize ulaşılabilir.<br /><br />Peki bu kimlik bilgiler ile neler yapılabilir?<br />Veri tabanıyla uyuşan sahte bir kimlik yapılabilir.<br />Bu sahte kimlik ile bankalara kredi ve kredi kartı başvurusu yapılabilir (Hepimiz de biliyoruz bankalar kredi kartı vermek için hazırlar zaten)<br />Özetle dolandırıcılık için açık bir kapı olarak görünüyor.<br /><br />Ben bu yönde İBB ye bir mail attım ancak bu e-devlet uygulamasında güvenliği nasıl sağladıklarına dair herhangi bir cevap yazmadılar.<br />Sizin de bu konuda bilginiz olsun istedim. Belki hepimizin yapacak bişeyleri vardır.<br /><br /><br /><br /><br />]]></description>
		<starter>Kılçık</starter>
		<poster>aHMETY</poster>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2008 23:05:20 +0300</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6727</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[ydyo'da kavga helal valla]]></title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6726</link>
		<description>bugün ilk gün sürprizimiz heralde kavga oldu.. bir grup iftar veriyormuş sanırım,afişinide ydyo panolarından birine izinsiz asmak istemişler 12-13 güvenlik görevlisi ile söz konusu grup birbirine girdi.. öğrendiğime göre afişin altında ytülü müslüman öğrenciler kulübü mü ne yazıyormuş.. ee abi kavga ettiniz oruç bozuldu? oldu mu bu şimdi yakıştı mı müslümana..</description>
		<starter>jimihendrix</starter>
		<poster>Nebleux</poster>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2008 16:50:18 +0300</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6726</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Yurtdışı Dil Okulları</title>
		<link>http://ytuforum.com/index.php?showtopic=6720</link>
		<description><![CDATA[Arkadaşlar artık mezun olduk olacağız...<br />Fakat hepimizin de bildiği gibi günümüzde yabancı dil özellikle de ingilizce, artık aranan özelliklerin<br />En iyi ingilizce öğrenimi ise şüphesiz ki yurtdışında olmaktadır.<br />Peki arkadaşlar var mı hiç aranızda yurtdışına dil kursuna giden ya da bu konuda bilgisi olan.<br />Kanada , Amerika ve İngiltere dil kursları için tercih edilen ülkeler. Var mı dil kursları ve bu ülkeler hakkında bilgisi olan.Verdikleri sertifikalar vb...<br />Yardımcı olan arkadaşlara şimdiden teşekkürler..]]></description>
		<starter>GetDownOniT</starter>
		<poster>GetDownOniT</poster>
		<pubDate>Thu, 18 Sep 2008 04:54:52 +0300</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">6720</guid>
	</item>
</channel>
</rss>